Veysel Çağlar Yazdı.. PAYLAŞ/MA

IMG-20260415-WA0004

Hepimiz hayatın bir ucundan tutmuş, yaşadıklarımıza bir anlam yüklemeye çalışıyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız ve yaşadıklarımız üzerinden kendi dünyamızı inşa ediyoruz. Ancak bunu çoğu zaman düşünmeden, hesap etmeden ve etrafımızdakileri hesaba katmadan, fevri bir şekilde yapıyoruz. Oysa biz bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Hal ve hareketlerimiz, sözlerimiz, paylaşımlarımız; hatta yediğimiz ve içtiğimiz bile başkalarını etkiliyor, onları bir şekilde tesiri altına alıyor. İşte tam da bu noktada, bir bilinç ve hassasiyet sahibi olmamız gerekiyor.

 

Ne yazık ki son zamanlarda bu hassasiyetimizi büyük ölçüde yitirdik. Toplumun hukukunu gözetmek yerine, sadece kendi hikâyemizi yazma derdine düştük. Üstelik bunu yaparken toplumsal refleksleri göz ardı ediyoruz. Mutsuz insanlar, mutlu fotoğraflarla sahte bir dünya kurmaya çalışıyor. Kendi hayatında huzuru bulamayan, ailesiyle, işiyle veya bulunduğu ortamla gerçek anlamda mutlu olamayan birçok insan, sosyal medyada bambaşka bir hayatın hikâyesini anlatma ihtiyacı hissediyor.

 

Elbette insanın yaşadıklarını paylaşması, dostlarıyla güzel anlarını aktarması doğaldır. Ancak sırf “ben de mutluyum”, “ben de varım” diyebilmek adına yapılan paylaşımlar, insanı kendi özünden uzaklaştırır. Yediğimiz her şeyi, içtiğimiz her şeyi, gezdiğimiz her yeri paylaşmak zorunda değiliz. Çünkü bazı şeyler mahremdir. Mahremiyet ise insanın kendine ait en kıymetli sınırıdır.

 

Bugün geldiğimiz noktada, ne yazık ki mahremiyetimizi bir beğeni uğruna, bir görünürlük arzusu uğruna feda eder hâle geldik. Oysa yediğimiz, içtiğimiz, yaşadığımız birçok şey bizim sırrımızdır. Sırrımızla insanları mutlu etmeye çalışmak, aslında kendimize yaptığımız en büyük haksızlıklardan biridir. Israrla altını çizmek gerekir ki; merhamet, mahremiyet ve medeniyet adeta sürgün edilmiştir.

 

Unutmamamız gereken önemli bir gerçek var: Biz birey olarak varız ama aynı zamanda bir toplumun parçasıyız. Yaptığımız her davranış, söylediğimiz her söz ve yaptığımız her paylaşım topluma da yansır. Tıpkı bizim toplum üzerinde bir hakkımız olduğu gibi, toplumun da bizim üzerimizde bir hukuku vardır. Bu yüzden attığımız her adımda bu dengeyi gözetmek zorundayız.

 

Ayrıca şunu da göz ardı etmemeliyiz: Paylaştığımız birçok şey, başkalarının ulaşamayacağı imkânları yansıtıyor olabilir. Giydiğimiz kıyafetler, gezdiğimiz yerler, yediğimiz yemekler; kimi insanlar için sadece bir hayal olabilir. Bu gerçeği bilmeden yapılan her gösteriş, farkında olmadan kalpleri kırabilir.

 

Asıl mesele, dışarıya mutlu görünmek değil; içeride huzurlu olabilmektir. Kendi evimizdeki mutluluğu inşa etmek, elimizdekilerle yetinmeyi bilmek, şükretmek ve sabretmek en büyük kazançtır. Sürekli kıyas yaparak kendimizi yıpratmanın, başkalarının hayatına bakarak kendi hayatımızı değersiz görmenin kimseye bir faydası yoktur.

 

Bugün bize düşen, sahip olduklarımızın kıymetini bilmektir. Bir evin sıcaklığı, bir sofranın bereketi, sağlıklı bir beden… Bunların her biri başlı başına bir nimettir. Rabbimizin bize verdiklerini görmezden gelip, başkalarının sahip olduklarına odaklanmak, sadece huzursuzluğu büyütür.

 

Sonuç olarak; mutluluğu göstermek değil, yaşamak gerekir. Mahremiyetimizi koruyarak, kendi dünyamızı sağlam temeller üzerine kurarak, elimizdekilerle yetinmeyi bilerek yaşamalıyız. Çünkü gerçek huzur, başkalarına gösterilen bir fotoğrafta değil; insanın kendi içinde kurduğu dengede saklıdır. Eğer bu anlamda her şeye rağmen mutlu değilsek, bir sonuca varamıyor ve bir karar almak istiyorsak yapmamız gereken tek şey var: Ayakkabı giymeden önce ayakları olmayanları, gözlük takmadan önce gözleri olmayanları, saat takmadan önce kolları olmayanları düşünmek; yani bizde olup da başkalarında olmayan nimetlere bakarak karar verelim.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir