KARANLIK ODA (OKU..)

Canlılığın her türü ve kendi özelimizde insanın yaratılışı ve doğuşu, en şaşırtıcı ilahi mucizelerden biridir. Doğarız ve doğduğumuz günden kısa bir süre sonra anılar ve zanlar biriktirmeye başlarız. Öyle ki; doğuştan gelen birkaç özelliğimizle birlikte bu anılar ve zanlar, “kişilik” dediğimiz bilişsel yapımızı oluşturur.
Öğrenme teorileri zemininde düşünecek olursak, özellikle dört ila yedi yaş arasında öğrendiğimiz temel bilgiler ve yaşadığımız anılar, kişiliğimizin en önemli ve temel kilometre taşları olacaktır. Erişkinliğe kadar biriktirdiğimiz bunca özellik, daha sonra hayata karşı vereceğimiz savaşta kullanacağımız silahlardır bir yandan. Lakin; bazen hayatın bize öğrettikleri ile bizden bekledikleri arasında ciddi uyuşmazlıklar ortaya çıkmaya başlar ve sonrasında, herkesten kaçıp saklandığı yalnızlıkta kendine rastlar insan..
İşte şimdi karanlık bir odadayızdır; ve yeni başlayacak olan, aslında insan ve insanlık var olduğundan beri de her bireyde tekrar tekrar cereyan etmiş olan bir savaşın hem yegane seyircisi ve hem de tarafıyızdır artık. Psikanalitik temelde, bu alt benliğimiz yani nefsimiz ile vicdanımızın çatışması olacaktır. Nörobiyolojik açıdan, beynimizde dopamin denen haz maddesi ile, seratonin denen mutluluk-huzur maddesi birbirlerine girecektir. Teolojik felsefe zemininde ise bu tam olarak bir Şeytan ile Adem savaşıdır. Nasıl kurtulacağız bu karanlıktan? Savaşın hangi tarafında yer alacağız? Bize öğretilenler, yani edindiğimiz silahlar, bu savaşın doğru tarafında bulunmamızı sağlayabilecek mi? Yani, bizi aydınlığa kavuşturabilecekler mi?
Evet.. Kaçınılmaz bir biçimde herkesin yaşadığı, yaşıyor olduğu ve yaşayacağı bir süreçten bahsediyorum. Karanlıklar içerisine gizlenmiş bir benlik olarak, bizi bu karanlıktan manevi aydınlığa çıkaracak doğru silahları edinebilmek için de sorumluluk yine bize düşüyor. Şimdi kimileriniz “ama aile de çok önemli bir faktör” diye içsel itirazlarını yükseltmiş olabilir. Kısmen haklısınız da.. Ancak bir yandan da biziz o aileler. Hem yetişeniz ve hem de yetiştireniz. Dolayısıyla; öyle ya da böyle sorumluluk bizde, yani insanda.
Ülkemizde hakim din ve bence kutlu da olan görüş, İslamdır. İslamiyet’in ilk emri de “ikra” yani “oku”dur. Peki, ne kadar okuyoruz? Burada sadece İslamiyet’in kutsal kitabı olan Kur’an’ı okumaktan bahsetmiyorum. Dini itikatı sağlam bir zemine oturtmak adına bu tabii ki her “müslümanım” diyen kişi üzerine farzdır. Bunun dışında ne okuyoruz ve ne kadar okuyoruz? Dostoyevski ne kadar okuyoruz? Yaşar Kemal ne kadar okuyoruz? Ömer Seyfettin ne kadar okuyoruz? Yunus Emre ne kadar okuyoruz? Dinler tarihi ve felsefe tarihi ne kadar okuyoruz? Astronomi ne kadar okuyoruz? Biyoloji ne kadar okuyoruz? Çevremizde ve dünyada olup biteni ne kadar okuyoruz? Son olarak da geçmişten bugüne hayatımızı ne kadar okuyoruz? Ne kadar okuduğumuzu ve okumayarak neler kaybettiğimizi kendi içimizde tek tek sorgulamamız gerekir. Bunun neden olduğu eksiklik ve yıkım da hemen kendini belli edecektir zaten. Dolayısıyla, doğru silahları edinmemizi sağlayacak olan ilk ve en önemli erdem okumaktır. Okuyarak ve anlayarak edineceklerimiz, uyumsuzluk zamanlarında sığınacağımız karanlık odalarda bizi doğruya iletecek olan ışık hüzmeleri olacaktır. Belki de bu biriken ışık hüzmeleri bir araya gelerek bize doğru yolu tam olarak gösterecek ve manevi huzurun o kutlu ve sonsuz vadisine ulaştıracaktır.
Yani, ey insanlık; karanlıklar içerisinde kalmak istemiyorsan, savaşın “şeytan” tarafını istemeden de olsa tutmak istemiyorsan, manevi huzurdan habersiz olmak istemiyorsan, kendi yalnızlığın içerisinde boğulmak istemiyorsan, oku.