Ağrı’nın En Büyük Fabrikası Bahane Üretmek Oldu

77CBC43D-4975-471F-BC52-BB13AFCAEB44

“Bir şehrin zenginliği dağlarının yüksekliğiyle değil, yetiştirdiği markaların büyüklüğüyle ölçülür.”

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin 81 ilini temsil eden en büyük markaların yer aldığı bir liste yayımlandı.

Listeyi inceledim.

Ankara’nın arkasında ASELSAN vardı.

İstanbul’un arkasında Koç Holding…

Kocaeli’nin arkasında TÜPRAŞ…

Bursa’nın arkasında TOFAŞ…

Gaziantep’in arkasında Sanko Holding…

Konya’nın arkasında Torku…

Sakarya’nın arkasında Toyota…

Kayseri’nin arkasında Erciyes Anadolu Holding…

Liste uzayıp gidiyordu.

Her isim, bulunduğu şehrin ekonomisini sırtlayan bir üretim hikâyesini anlatıyordu.

Sonra sıra Ağrı’ya geldi.

Karşıma tek bir isim çıktı:

Ağrı Dağı Su.

Elbette bu şehirin adını Türkiye’ye duyuran her marka bizim gururumuzdur. Ancak asıl mesele bu değil.

Asıl mesele, koskoca Ağrı’nın neden hâlâ tek bir markayla anılıyor olmasıdır.

Bu yazıyı bir firmayı eleştirmek için değil, bir zihniyeti sorgulamak için kaleme alıyorum.

Çünkü sorun ne Ağrı Dağı Su’dur ne de burada üretim yapan işletmelerdir.

Sorun, yıllardır potansiyeli konuşup potansiyeli değere dönüştüremeyen anlayıştır.

Biz, Ağrı olarak neyi bekliyoruz?

Bir mucizeyi mi?

Ankara’dan gelecek sihirli bir dokunuşu mu?

Yoksa bir gün bir yatırımcının çıkıp bütün sorunlarımızı çözmesini mi?

Hiçbiri olmayacak.

Çünkü şehirler bekleyerek büyümez.

Şehirler üreterek büyür.

Şehirler konuşarak değil, ortak hedef etrafında birleşerek kalkınır.

Gaziantep bugün sanayisiyle konuşuluyorsa bunun sebebi sadece devlet desteği değildir.

Kayseri bugün Anadolu’nun üretim üslerinden biri hâline geldiyse bunun nedeni yalnızca organize sanayi bölgeleri değildir.

Konya bugün tarımı kadar markalarıyla da anılıyorsa bunun arkasında yılların ortak çalışma kültürü vardır.

Hiçbir şehir sabah uyandığında zengin olmadı.

Önce birbirine güvendi.

Sonra birlikte üretti.

Ardından dünyaya açıldı.

Peki biz ne yaptık?

Yıllardır aynı cümleleri kurduk.

“Yatırım gelmiyor.”

“İş yok.”

“Gençler göç ediyor.”

Bunların hepsi doğru.

Ama eksik.

Çünkü bu cümlelerin devamı da var.

Yatırımcı geldiğinde yanında durduk mu?

Üreten insanı alkışladık mı?

Başaran hemşehrimizi örnek gösterdik mi?

Yoksa onu yalnız bırakıp eleştirmeyi mi tercih ettik?

Acı ama gerçek…

Biz bazen birbirimizin önünü açmak yerine birbirimizin önüne geçmeyi tercih ediyoruz.

İşte Ağrı’nın asıl kaybı burada başlıyor.

Oysa bu şehir, Türkiye’nin en büyük mera varlıklarından birine sahip.

Hayvancılıkta doğal bir avantaja sahip.

Sınır ticaretinin merkezinde.

Jeotermal kaynaklara sahip.

Ağrı Dağı gibi dünya çapında bir değeri var.

İshak Paşa Sarayı gibi eşsiz bir mirası var.

Genç nüfusu var.

Çalışkan insanı var.

Yani Allah bu şehre birçok ilin sahip olmadığı imkânları vermiş.

Peki biz bu nimetleri markaya dönüştürebildik mi?

İşte cevap vermemiz gereken soru tam olarak budur.

Artık “Ağrı neden geri kaldı?” sorusunu bırakıp “Ağrı nasıl öne çıkar?” sorusunu konuşmanın zamanıdır.

Belki sütümüz Türkiye’nin en güçlü markası olabilir.

Belki kırmızı etimiz Avrupa sofralarına ulaşabilir.

Belki balımız dünya raflarında yer bulabilir.

Belki jeotermal kaynaklarımız yeni yatırımların kapısını aralayabilir.

Belki turizmimiz sadece birkaç ay değil, on iki ay boyunca ekonomik değer üretebilir.

Bunların hiçbiri hayal değildir.

Hayal olan, hiçbir şey yapmadan bunların kendiliğinden gerçekleşeceğine inanmaktır.

Bugün en büyük ihtiyacımız para değildir.

En büyük ihtiyacımız ortak akıldır.

En büyük ihtiyacımız birbirine güvenen insanlardır.

En büyük ihtiyacımız, “Ben değil, biz.” diyebilen bir şehir kültürüdür.

Çünkü şehirler birbirini alkışlayan insanların omuzlarında yükselir.

Birbirini aşağı çeken insanların omuzlarında ise sadece umutsuzluk büyür.

Ağrı artık kaderini konuşmaktan vazgeçmelidir.

Kader, çalışanın önüne çıkan engel değildir.

Çalışmayı bırakanın sığındığı mazeret de değildir.

Bu şehir, Türkiye’nin doğusunda sadece bir sınır kenti olarak değil; üretimin, girişimciliğin ve markalaşmanın merkezi olabilir.

Yeter ki birbirimize inanmayı öğrenelim.

Yeter ki başarıyı kıskanmak yerine çoğaltalım.

Yeter ki gençlerimize sadece iş aramayı değil, iş kurmayı da öğretelim.

Ve en önemlisi…

Ağrı’yı sevmeyi, sadece sözle değil; üreterek, yatırım yaparak ve birbirimize sahip çıkarak gösterelim.

Çünkü bir gün bu şehir, yalnızca Ağrı Dağı’nın heybetiyle değil; dünyanın dört bir yanına ulaşan markalarıyla da anılacak.

O gün geldiğinde kazanan tek bir şirket değil, bütün Ağrı olacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir