Akışı Dinlemek
İnsan zihni birçok zaman, olayların anlık fotoğrafını çeker ve hüküm verir. Oysa hayat sürekli akan bir nehir gibidir. Hayatta hiçbir durum mutlak değildir. Aşrı bağlandığımız şeyler bizi kendi sarmalına alarak tutsağa dönüştürür. Bir şeylere biçtiğimiz aşırı değer, zihinlerimizi esneklikten uzaklaştırır ve hayatın akışına direnmeye zorlar. Aklı başında adam elinden geleni yaptıktan sonra olayları akışına bırakır, olayların karşısında ne aşırı sevinç duyar ne de derin bir yasa boğulur. Olayları olduğu gibi kabul eder. Hayata parçacı bakmayı bırakıp bütünü görmeye gayret eder. Konuyla ilgili şu iki hikâye doğunun derin erdemini gayet güzel özetlemektedir. Birinci hikâyemiz Ebû Hanife’ye atfedilen şu hikâyedir.
İmam-ı Azam Ebû Hanife, ticaretle uğraşırdı. Bir gün talebelerine ders verirken adamın biri telaşla yanına geldi ve “Ey İmam, gemin battı.” dedi. Adam, Ebû Hanife’nin ticari mallarını taşıyan gemisini kast etmişti. Ebû Hanife, bu habere: “Elhamdülillah” dedi. Adam çekip gitti ve tekrar yeni bir haberle çıkageldi: “Ey İmam, yanlışlık oldu, batan gemi senin değilmiş.” dedi. Bu habere de aynı cevabı verdi İmam ve: “Elhamdülillah” dedi. Haberi getiren adam hayrete düştü. Biri kötü diğeri iyi, iki haber getirmişti ve Ebû Hanife ne sevinç ne de üzüntü alameti gösteriyordu. Şaşkınlıkla sordu: “Ey İmam, her iki habere de ‘Elhamdülillah’ dedin. Bu nasıl bir durumböyle?” İmam-ı Azam: “Sen gemin battı diye haber getirdiğinde kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının gitmesinden dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığını bilince, dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Bu hâli bana bahşettiği için de Allah’a şükrettim” der.
İkinci hikâyemiz ise uzak doğuya ait şu hikâyedir. Köyün birinde oldukça fakir yaşlı bir adam yaşarmış. Bu adamın, kralın bile kıskandığı, dillere destan güzellikte beyaz bir atı varmış. Kral, at için ihtiyara muazzam bir servet teklif etse de ihtiyar her seferinde: “Bu at benim için sadece bir hayvan değil, bir dost. İnsan dostunu satar mı?” diyerek teklifleri reddedermiş.
Bir sabah köylüler bakmışlar ki at ahırda yok. Hemen ihtiyarın başına toplanmışlar: “Seni ihtiyar bunak! Atı çalacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün sonuna kadar zengin yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın. Büyük bir talihsizlik!” demişler.
Yaşlı adam sakinlikle cevap vermiş: “Karar vermek için acele etmeyin. Sadece ‘at kayıp’ deyin, çünkü bilinen tek gerçek bu. Bunun bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı olduğunu henüz bilmiyoruz. Bu olay sadece bir başlangıç.”
Aradan birkaç hafta geçmiş. At bir gece ansızın çıkagelmiş. Meğer çalınmamış, dağlara kaçmış. Üstelik dönerken vadideki 12 vahşi atı da peşine takıp getirmiş. Köylüler hemen gelip özür dilemişler: “Babalık, sen haklı çıktın! Atın kaybolması talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşuymuş. Şimdi bir sürü atın var!”
İhtiyar yine istifini bozmamış: “Yine acele ediyorsunuz. Sadece ‘at geri döndü ve yanında başkaları var’ deyin. Ötesini henüz bilmiyoruz.
Birkaç gün sonra ihtiyarın tek oğlu, bu vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşmüş ve bacağını kırarak yatağa bağımlı hale gelmiş. Evin geçimini sağlayan genç artık iş göremez olmuş. Köylüler yine akın etmiş: “Ah ihtiyar, yine haklı çıktın. Bu atlar uğursuz geldi. Tek oğlun sakat kaldı, şimdi eskisinden daha fakir ve perişan olacaksınız.”
İhtiyar bilgece gülümsemiş: “Erken karar verme hastalığından bir türlü kurtulamıyorsunuz. Sadece ‘oğlum bacağını kırdı’ deyin. Hayatın sadece küçük bir kesitini görerek bütün hakkında hüküm vermeyin.”
Kısa süre sonra komşu ülkeyle büyük ve amansız bir savaş çıkmış. Kral, eli silah tutan tüm gençleri askere çağırmış. Köye gelen komutanlar, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışındaki tüm gençleri orduya alıp götürmüş. Savaş o kadar kanlıymış ki giden gençlerin geri dönmeyeceği herkesçe biliniyormuş. Köyü bir matem havası kaplamış. Köylüler ağlayarak ihtiyara gelmişler: “Oğlunun bacağı kırık ama en azından yanında ve güvende. Bizim çocuklarımız ise ölüme gitti. Meğer bacağının kırılması en büyük şansmış…”
İhtiyar son sözünü söylemiş: “Siz hiç ders almıyorsunuz. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Bilinen tek gerçek bu. Ama hangisinin nihai olarak talih, hangisinin talihsizlik olduğunu sadece zaman gösterecektir.”
Hayatı; gereksiz kaygılar, aşırı bağlanmalar, yersiz tepkiler ve bitmeyen hırslara feda etmemek umuduyla.