Maduro Yakalandı: Demokrasi Adına Yapılanların Karanlık Albümü

“Maduro yakalandı.”
Haber böyle düştü ekranlara. Net, soğuk ve ezber bir cümle. Detaylar ikinci planda, görüntüler flu ama anlatı oldukça berrak: Bir “istenmeyen lider” daha sistem dışına alındı. Dünya bu sahneyi seviyor. Çünkü bu sahne, insanlık tarihinin son otuz yılında defalarca oynandı. Dekor değişti, oyuncular değişti ama senaryo hep aynı kaldı.
İnsan bu haberi duyunca ister istemez geçmişe gidiyor. Bir çukurdan çıkarılan Saddam Hüseyin’e. Saklandığı yer özellikle gösterilmişti; sadece yakalandığını değil, küçültüldüğünü görmemiz istenmişti. Ardından Kaddafi… Libya sokaklarında yerlerde sürüklenen bir beden. O görüntüler bir devrin kapandığını değil, yeni bir kaosun başladığını anlatıyordu ama o günlerde kimse bunu duymak istemedi.
Şimdi Maduro. Latin Amerika’da ama hikâye Ortadoğu’dan tanıdık. Çünkü mesele coğrafya değil; mesele itaat etmeyen devletler. Petrolü olan, kendi yolunu çizmeye çalışan, Washington’dan gelen talimatlara mesafeli duran her ülke, bir noktadan sonra aynı kavramlarla tanımlanıyor: diktatör, tehdit, istikrarsızlık kaynağı.
Ortadoğu bu tanımların mezarlığıdır. Irak’ta demokrasi adına yapılan işgal, milyonlarca insanın hayatını parçaladı. Libya “özgürleşti”, devlet diye bir şey kalmadı. Suriye hâlâ açık bir yara. Ama tüm bu yıkımın üstü tek bir kelimeyle örtüldü: Demokrasi.
İşte tam bu noktada Trump’ı anmamak mümkün değil. Demokrasi söylemini en hoyrat kullanan figürlerden biri olarak tarihe geçti. Ağzından “özgürlük” düşmezken, içeride kurumları hiçe saydı, basını düşman ilan etti, hukuku kendi lehine eğip büktü. Demokrasi dersi verirken, bizzat demokrasinin ruhuna savaş açtı. İnsanlık tarihi açısından ironik ama öğretici bir tabloydu bu.
Trump’ın dünyaya bakışı çok basitti: Güç bende mi? O hâlde haklıyım.
Bu anlayış, ABD dış politikasının zaten var olan sert yüzünü daha da çıplak hâle getirdi.
Demokrasi artık bir değer değil, bir bahaneydi. Kime karşı kullanılacağına Washington karar veriyordu.
Maduro’nun yakalanması da bu çerçevenin dışında değil. Kimse Venezuela halkının yıllardır yaşadığı yoksulluğu inkâr edemez. Maduro masum bir figür değil. Ama sorulması gereken soru şu: Onu kim, ne adına ve neyin yerine götürdü?
Saddam devrildiğinde Iraklılar daha mı özgür oldu?
Kaddafi öldürüldüğünde Libya’da hayat normale mi döndü?
Bu soruların cevabı ortadayken, hâlâ aynı yöntemlerin “insanlık için” yapıldığına inanmak ya saflık ya da bilinçli körlüktür.
ABD’nin yapmak istediği şey çoğu zaman düzen kurmak değil, dengeyi kendi lehine bozmak oldu. Güçlü ama kontrol edilemeyen liderler yerine, zayıf ama yönlendirilebilir yapılar tercih edildi. Ortadoğu’da bu strateji tutmadı; çünkü ortaya çıkan boşluklar, radikalizmle ve iç savaşla doldu. Şimdi benzer bir risk Latin Amerika için konuşuluyor.
Maduro yakalandıysa, asıl mesele onun nerede olduğu değil. Asıl mesele, Venezuela’nın nereye sürükleneceği. Çünkü liderlerin düşüş anları manşet olur ama ülkelerin çöküşü genellikle dipnotlarda kalır.
Tarih bize şunu çok net öğretti:
Demokrasi, tankla gelmez.
Özgürlük, ambargoyla inşa edilmez.
Adalet, aşağılayıcı görüntülerle sağlanmaz.
Bugün Maduro’nun yakalanmasına sevinenler olabilir. Ama yarın ortaya çıkacak belirsizlik, yeni güç savaşları ve halkın daha da yoksullaşması kimseyi şaşırtmamalı. Çünkü bu hikâyeyi Ortadoğu’da defalarca izledik.
Ve belki de artık şunu kabul etmenin zamanı geldi:
Demokrasi adına yapılan her müdahale, gerçekten demokrasi için değildir.
Bazen sadece daha büyük bir kontrol arzusunun süslü bir ismidir.
Maduro gider, bir başkası gelir. Ama eğer ders alınmazsa, geriye kalan hep aynı olur: Yıkılmış devletler, umutlarını kaybetmiş halklar ve “iyi niyetle” yapıldığı söylenen büyük hatalar.