Eğrinin Karşısında, Doğrunun Safında

Doğru ile yanlış arasındaki çizgi, sanıldığı kadar net değil. Hele ki bu ayrımı; kimlikler, inançlar, ideolojiler ve kişisel çıkarlar üzerinden yapmaya kalktığımızda, çizgi hızla silikleşiyor. Oysa insani ve ahlaki olan; “kimden geldiğine” bakmaksızın doğrunun yanında durmak, yanlışın ise karşısında dikilmektir.
Müslim, gayrimüslim, sağcı, solcu, ateist ya da herhangi bir aidiyet… Hiçbiri, doğruyu sahiplenmenin ya da yanlışı meşrulaştırmanın ölçüsü olmamalıdır. Doğru, bir grubun tekelinde değildir; yanlış da sadece “ötekine” ait değildir. Bizden gelen yanlış da yanlıştır, bizden olmayanın doğrusu da doğrudur.
Ancak burada hayati bir ayrım var: Doğruyu “bana göre” ya da “sana göre” değil, toplumsal ahlaki normlara göretanımlamak zorundayız. Çünkü kişisel doğrular çoğu zaman çıkarlarımızla şekillenir. Çıkarın olduğu yerde akıl bulanır, vicdan susar, gerçek doğru ile gerçek yanlış yer değiştirir. Tesadüfen bizim lehimize sonuçlanan bir durum, her zaman ahlaki olarak doğru değildir.
Asıl sormamız gereken soru şudur:
Ortaya çıkan sonuç, toplumun huzuruna, adalet duygusuna ve ahlaki yapısına hizmet ediyor mu?
Eğer bireysel çıkarlarımız, toplumun ahlakı ve huzuru pahasına gerçekleşiyorsa, orada bir problem var demektir. Bu tür çıkarların ısrarla dayatılması, zamanla kuralları aşındırır, normları bozar ve sonunda toplumsal yozlaşmayı kaçınılmaz hale getirir. Bugün şikâyet ettiğimiz adaletsizliklerin, hukuksuzlukların ve güvensizliğin temelinde tam olarak bu yatmıyor mu?
Hepimiz bu tablonun içindeyiz. Hepimiz şikâyetçiyiz. O hâlde sorun sadece yöneticilerde mi, yoksa sadece yasalar mı yetersiz? Yoksa sorun; “haklı mıyım?” diye sormadan, “kazanıyor muyum?” diye düşünen bireylerde mi başlıyor?
“Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” sözü boşuna söylenmiş değildir. Ahlaki sınır tanımayan, doymak bilmeyen, sadece kendi menfaatini önceleyen bir toplumdan huzur ve refah beklemek gerçekçi değildir. Çünkü çürüyen birey, çürüyen toplumu; çürüyen toplum da çürüyen düzeni doğurur.
Erdemli insan, gerektiğinde kendi çıkarından vazgeçebilen insandır. Toplumun huzuru için fedakârlık yapabilen, haksız kazancı reddedebilen, “ben” yerine “biz” diyebilen insan… Ahlaki kimlik, tam da bu noktada inşa edilir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz derin problemlerin temelinde, hızla bireyselleşen ve ben-merkezli bir toplum yapısı yatıyor. Empati zayıflıyor, anlayış kayboluyor, dayanışma yerini umursamazlığa bırakıyor. Eskiden insanlar sorunlarını birlikte aşardı; şimdi aynı binada yaşayanlar birbirini tanımıyor. Köy nüfusu kadar insanın yaşadığı sitelerde, yalnızlık hüküm sürüyor.
Daha acı olan ise şu:
Eskiden kötüler saklanırdı, şimdi kötülük pervasızca sergileniyor. İyiler ise geri çekiliyor, sessizleşiyor. Bu sessizlik, kötülüğün cesaretidir. Çıkarcı ve duyarsız bir toplum, kötülere alan açar; onları daha da güçlendirir.
Peki ne yapmalıyız?
Önce safımızı netleştirmeliyiz. Sonra samimi bir özeleştiri yapmalıyız. Eğriyi ve doğruyu çıkarlarımıza göre değil, adalet ve vicdan ölçüsüne göre ayırmalıyız. İlahi adaleti ve evrensel ahlakı pusula edindiğimizde, yönümüz şaşmaz.
Evet, bu zor bir yoldur. Ama mümkündür. Güçlü bir irade, vicdanlı bir akıl ve ahlaktan yana kararlı bir duruşla mümkündür.
Vicdanı hür, aklı hür, çıkarın değil doğrunun tarafında duran her birey, bu toplumun umududur.
İşte o umuda selam olsun.