Dalkavukluk: Eğilen Başlar, Yükselen Kariyerler
Her söylediğiniz söze “Harika fikir efendim!”, “Siz bir dahisiniz!” diye tempo tutan, her söylediğiniz fıkraya kahkahalarla gülen, attığınız her hatalı adımda bile “Deha! Tam bir vizyoner!” diye haykıran birini hayal edin. Kulağa harika bir terapi seansı gibi geliyor değil mi? Ama bedava değil. Tarihin en eski, en kazançlı ve ne yazık ki hiç batmayan mesleğiyle karşı karşıyasınız: Dalkavukluk.
Bugün diliyle “evet efendimci”, sosyal medyada “yalaka”, kurumsal dünyada ise “uyumlu takım oyuncusu” denilen bu insanlar, aslında insanlık tarihi kadar eski bir müessesenin günümüz temsilcileridir. Hatta Osmanlı döneminde dalkavukluk resmi bir esnaf loncasıydı ve devletçe belirlenmiş bir fiyat tarifesi olan bir meslekti. Hikâye bu ya, Sultan Mahmut bir gün patlıcan yemeğini çok beğenmiş ve yanındaki dalkavuğuna dönüp, “Yahu şu patlıcan ne harika bir nimet, her derde deva!” demiş. Dalkavuk hemen atılmış: “Aman sultanım, haklısınız! Patlıcanın faydaları saymakla bitmez, dünyadaki en asil sebzedir.” Yediği patlıcan sultanın midesinibozulmuş ve “Bu patlıcan kadar hain, berbat bir yiyecek yok!” diye gürlemiş. Dalkavuk bu kez daha büyük bir öfkeyle: “Yerden göğe kadar haklısınız hünkârım, zaten rengi kara, tadı yavan, tam bir zehirdir o!” demiş. Çevredeki devlet adamları şaşkınlıkla, “Yahu daha dün övüyordun, şimdi neden yeriyorsun?” deyince dalkavuk tarihe geçen o cevabı vermiş: “Ben patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum!”
Dalkavukluğun bu kadar uzun ömürlü olmasının sebebi, iki tarafın da durumdan memnun olmasıdır. Kibirliler övülmek ister, dalkavuklar ise yükselmek. Cenap Şahabettin bu durumu çok şık özetler: “Dalkavukluk, devlet adamlarının gururunu besleyen bir gıdadır.”
Dünya edebiyatının büyük yazarları da bu komik ve acınası durumu yüzlerce yıl önce fark edip bizim için çok eğlenceli hikâyeler bırakmışlar. Gelin, abartılı övgülerin nasıl komik felaketlere yol açtığını iki meşhur örnekle görelim.
“İngiliz yazar Shakespeare’in yazdığı Kral Lear ve “Sevgi Yarışması” isimli hikâyede koskoca bir kral, yaşlandığı için ülkesini üç kızına paylaştırmaya karar verir. Ama küçük bir şartı vardır: Kızları onu ne kadar çok sevdiklerini kanıtlayacaktır!
Büyük kızlar Goneril ve Regan hemen dalkavukluk modunu açarlar. Biri der ki: “Babacığım, seni gözümün nurundan, özgürlüğümden, hatta hayatımdan bile çok seviyorum!” Öbürü eksik kalır mı? “Ablam az bile söyledi, benim için bu dünyadaki tek mutluluk senin sevgindir!” diyerek babalarını adeta bulutların üzerine çıkarırlar. Kral Lear, bu abartılı ve sahte övgülere öyle bir kanar ki, toprakların tamamını bu iki dalkavuk kıza verir. Kendisini gerçekten seven ama dalkavukluk yapamayan en küçük kızı Cordelia’yı ise dürüst davrandığı için saraydan kovar.
Peki, sonra ne mi olur? Çıkarcı kızlar toprakları kapıp gücü ele geçirince, dalkavukluk maskelerini hemen fırlatırlar! Babalarını bir gecede kapı dışarı ederler. Koskoca kral, fırtınalı bir gecede yapayalnız kaldığında sahte övgülerin ne kadar tehlikeli olduğunu ve dalkavukların aslında sadece güce yaltaklandığını çok acı (ve biraz da trajikomik) bir şekilde anlar.
Diğeri ise Hans Christian Andersen’ın “İmparatorun Yeni Giysileri” isimli masalıdır. Ülkenin birinde giyim kuşam hastası bir imparator yaşarmış. Bir gün saraya iki sahtekârterzi gelir ve öyle sihirli bir kumaş dokuduklarını söylerler ki: “Bu kumaşı sadece çok akıllı ve makamına layık olanlar görebilir, aptallar ise asla göremez!” derler.
Aslında ortada ne kumaş vardır ne de iplik! Terziler boş tezgâhta harıl harıl çalışıyor gibi yaparlar. İmparator, kıyafetin durumunu kontrol etmek için en güvendiği vezirini gönderir. Vezir bakar, bakar… Ortada hiçbir şey yok! Ama kendi kendine, “Eyvah! Kumaşı göremiyorum, yoksa ben aptal mıyım?” diye korkar. Koltuğunu kaybetmemek ve aptal görünmemek için dalkavukluğa başlar: “Aman Allah’ım, ne nefis renkler, ne harika desenler!” diyerek saraya döner ve hayali kumaşı yere göğe sığdıramaz.
En sonunda imparator da kıyafeti görmediği halde aptaldurumuna düşmemek için “Mükemmel olmuş!” der ve o görünmez elbiseyi giyip halkın karşısına resmigeçide çıkar. Saraydaki tüm dalkavuklar kralın arkasından yürüyüp hayali pelerini taşıyor gibi yaparlar. Herkes kralın çıplak olduğunu görür ama dalkavukluk sarmalı yüzünden kimse korkudan gerçeği söyleyemez. Ta ki kalabalığın içinden küçük bir çocuk, “Aa! Kral çıplak!“ diye bağırana kadar.
Konuyu La Fontaine’in o meşhur Karga ile Tilki masalında, karganın sesine sahte övgüler yağdırıp ağzındaki peyniri kapan tilkinin dediği şu sözle bitirelim: “Her dalkavuk, kendisini dinleyenin sırtından geçinir.”
Nitekim Resulullah (SAV) dalkavuklarla ilgili şöylebuyurmuştur: ‘Meddahları (dalkavukları) gördüğünüz zaman yüzlerine toprak serpiniz.’” (Müslim, Zühd: 69; Ebû Dâvud, Edeb: 9; Tirmizî, Zühd: 55)