80’lere Dönmek Değil, Kaybettiğimiz Ahlakı Bulmak…
Son günlerde sosyal medyada hızla yayılan “80’li yıllar” akımı, eski fotoğrafları ve unutulmaya yüz tutmuş hatıraları yeniden önümüze getirdi. Ancak bu akım bize yalnızca geçmişin kıyafetlerini, sokaklarını ve müziklerini hatırlatmadı. Çok daha önemli bir gerçeği yeniden düşündürdü:
Ahlakın, bir toplumun sahip olabileceği en büyük zenginlik olduğunu…
Seksenli ve doksanlı yıllarda, hatta 2000’li yılların başlarına kadar bir genç, sigara içerken uzaktan mahallenin büyüklerinden birini gördüğünde elindeki sigarayı saklar veya söndürürdü. Çünkü büyüklerin karşısında böyle davranmanın saygısızlık olduğunu düşünürdü.
Bu davranışın temelinde yalnızca korku yoktu; utanma duygusu, edep, ölçü ve saygı vardı. Mahallenin büyüğü sadece kendi çocuğunun değil, sokağın bütün çocuklarının büyüğü sayılırdı. Bir yanlış görüldüğünde yüz çevrilmez, “Beni ilgilendirmez” denilmezdi.
Bugün ise bazı evlatların babalarıyla karşılıklı sigara içtiğine, hatta birlikte alkol kullandığına şahit oluyoruz. Elbette mesele yalnızca sigara veya alkol değildir. Asıl mesele, anne-baba ile evlat; büyük ile küçük arasındaki saygı sınırlarının giderek silinmesidir.
Peki, buraya nasıl geldik?
Tek suçlu zaman mı? Çağın değişmesi mi? Yoksa değişen her şeyi ölçüsüzce benimseyen, özgürlük ile sınırsızlığı birbirine karıştıran bizler mi?
Her yanlış davranışı, “Şimdiki gençler böyle” diyerek açıklamak kolaycılıktır. Bu cümleyle hem sorumluluğumuzu üzerimizden atıyor hem de yanlışları sıradanlaştırıyoruz. Oysa iş bu kadar basit değildir. Gençleri suçlamadan önce, onlara nasıl bir dünya sunduğumuzu da sorgulamak zorundayız.
Çocuklarımız üzülmesin diye her istediklerini yaptık. Yokluk çekmesinler diye önlerine bütün imkânları serdik. Ancak sahip olmayı öğretirken kıymet bilmeyi, istemeyi öğretirken yetinmeyi, özgür olmayı anlatırken sınır ve sorumluluk sahibi olmayı yeterince öğretemedik.
Belki seksenli ve doksanlı yıllarda bir gencin bir pantolonu, bir çift ayakkabısı vardı. Belki dört-beş kardeş aynı kıyafeti sırayla giyiyordu. İmkânlar sınırlıydı ama paylaşma kültürü güçlüydü. Sofralar küçüktü fakat gönüller genişti. Cepler yoksuldu ama insanlık zengindi.
Bugün birçok gencin dolabında beş çift ayakkabı, onlarca kıyafet; cebinde en pahalı telefon, altında otomobil var. Buna rağmen yetinme duygusu giderek kayboluyor. Sahip olunanlar mutluluk vermiyor, elde edilemeyenler öfke sebebi oluyor. İnsanlar yalnızca kendilerinin yaşadığı bir dünya varmış gibi davranabiliyor.
Fakat burada bütün gençleri suçlamak da haksızlık olur. Bugün hâlâ ahlakıyla, emeğiyle, merhametiyle ve saygısıyla örnek olan binlerce gencimiz var. Mesele bir nesli mahkûm etmek değil; toplum olarak içine sürüklendiğimiz değer kaybıyla yüzleşmektir.
Çünkü gençler gökten inmedi. Onları yetiştiren aileler, eğiten okullar, etkileyen çevre ve önlerine örnek olarak çıkan yetişkinler var. Eğer ortada bir ahlak ve değer sorunu bulunuyorsa, bunun hesabını yalnızca gençlerden değil, hepimizden sormak gerekir.
Şehirlerimiz büyüdü, binalarımız yükseldi, evlerimiz güzelleşti. Teknoloji gelişti, imkânlar arttı, mesafeler kısaldı. Fakat gönüller arasındaki mesafe büyüdüyse bütün bu gelişmenin anlamı nedir?
Saygının, sevginin, hoşgörünün ve merhametin bulunmadığı bir dünyada en güzel binaların, en pahalı otomobillerin ve en yeni telefonların hiçbir anlamı yoktur. Çünkü medeniyet, yalnızca yüksek binalar yapmak değil; yüksek karakterli insanlar yetiştirebilmektir.
Elbette seksenli yıllara dönmek mümkün değil. Zaten geçmişin yokluğuna, yoksulluğuna ve zorluklarına dönmeyi istemek de doğru değildir. Bizim ihtiyacımız geçmişi bütünüyle geri getirmek değil; geçmişin terbiyesini, mahcubiyetini, paylaşma kültürünü ve insanlığını bugünün imkânlarıyla buluşturmaktır.
Çocuklarımızın eski kıyafetler giymesine değil, eski değerleri tanımasına ihtiyacımız var. Telefonlarını ellerinden almaya değil, başlarını o ekranlardan kaldırıp karşılarındaki insanı görmelerini sağlamaya ihtiyacımız var.
Çünkü insanı insan yapan, cebindeki telefonun modeli, altındaki otomobilin markası veya dolabındaki kıyafetlerin sayısı değildir. İnsanı insan yapan; nerede duracağını, nasıl konuşacağını, ne zaman susacağını ve kime nasıl davranacağını bilmesidir.
Belki 80’lere dönemeyiz…
Ama saygıya, merhamete, paylaşmaya ve ahlaka yeniden dönebiliriz.
Asıl mesele geçmişi özlemek değil; geçmişte bıraktığımız insanlığımızı yeniden bulabilmektir.
Şimdi hepimiz kendimize şu soruyu sormalıyız: Zaman mı değişti, yoksa biz değişirken değerlerimizi de mi kaybettik?