Bir Simidin KDV’sini Kim Belirliyor?
Meslek hayatımız boyunca binlerce belge inceliyor, yüzlerce mevzuat değişikliğini takip ediyor, sayısız vergi uygulamasına tanıklık ediyoruz. Ancak bazen öyle örneklerle karşılaşıyoruz ki, mevzuatın teknik yönünden çok, ortaya çıkardığı sonuç üzerinde düşünmeye başlıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Gelir İdaresi Başkanlığının bir özelgesini incelerken dikkat çekici bir değerlendirmeyle karşılaştım. İlk bakışta sıradan gibi görünen bu konu, aslında vergi sistemimizin hangi ölçütlerle şekillendiğini sorgulamamıza neden oluyor.
Düşünün…
Bir fırın aynı simidi üretiyor.
Aynı un kullanılıyor.
Aynı ustanın elinden çıkıyor.
Aynı tezgâhta satılıyor.
Aynı müşteri satın alıyor.
Ancak işyerinde müşterinin oturabileceği birkaç masa ve sandalye varsa bir KDV oranı, yoksa başka bir KDV oranı uygulanabiliyor.
Elbette teknik açıdan konu yalnızca masa ve sandalye değildir. Gelir İdaresi burada mal teslimi ile yeme-içme hizmeti arasında bir ayrım yapmaktadır. Hukuki gerekçeleri vardır ve mevzuat kendi içerisinde bir mantık çerçevesinde işlemektedir.
Ancak meseleye sahadan, esnaftan, vatandaştan ve mükelleften bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Çünkü vatandaş açısından değişen ürün değildir.
Simit aynı simittir.
Poğaça aynı poğaçadır.
Açma aynı açmadır.
Değişen yalnızca ürünün tüketildiği ortamdır.
İşte tam da burada vergi hukukunun en temel ilkelerinden biri olan ekonomik yaklaşım ilkesi aklımıza geliyor.
Vergi hukukunda yıllardır anlatılan temel prensip şudur: İşlemin şekline değil, özüne bakılır.
Çünkü verginin amacı ekonomik faaliyeti vergilendirmektir.
Peki aynı ekonomik faaliyet devam ederken, vergisel sonucun birkaç sandalye nedeniyle değişmesi ne kadar ekonomik bir değerlendirmedir?
Aslında burada tartışılan şey bir simit değildir.
Bir poğaça değildir.
Bir pasta da değildir.
Burada tartışılan şey, vergi sistemimizin ekonomik gerçeklik ile şekli unsurlar arasında nasıl bir denge kurduğudur.
Bugün birçok işletme sahibi için vergi oranının yüksek olması kadar, hangi işlemin hangi orana tabi olduğunun anlaşılması da önemli bir sorundur.
Mali müşavir olarak sahada en sık karşılaştığımız sorulardan biri şudur:
“Ben aynı ürünü satıyorum, vergi neden değişiyor?”
Mevzuat açısından bunun cevabı vardır.
Ancak ekonomik hayatın doğal akışı açısından aynı cevabı vermek her zaman kolay değildir.
Çünkü bazen vergi incelemelerinde ürünün içeriğinden önce şu sorular önem kazanabilmektedir:
İşyerinde kaç masa vardı?
Kaç sandalye bulunuyordu?
Müşteri içeride tüketim yapabiliyor muydu?
Ayakta tüketim mümkün müydü?
Tezgâhın yapısı nasıldı?
Servis hizmeti sunuluyor muydu?
Dikkat ederseniz bu soruların tamamı ürünün kendisinden çok, ürünün sunulduğu ortamla ilgilidir.
Bu nedenle zaman zaman vergi oranını belirleyen unsurun ürünün kendisinden çok, ürünün etrafındaki fiziki koşullar olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır.
Oysa mükellefin beklentisi çok daha basittir.
Sade bir mevzuat.
Öngörülebilir bir uygulama.
Herkes tarafından aynı şekilde yorumlanabilen kurallar.
Vergi sistemleri karmaşıklaştıkça hata ihtimali artar. Hata arttıkça ihtilaflar çoğalır. İhtilaflar arttıkça hem mükellef hem de idare zaman ve enerji kaybeder.
Bu nedenle vergi mevzuatının yalnızca hukuken doğru olması yetmez; aynı zamanda toplum tarafından anlaşılabilir ve ekonomik hayatın gerçekleriyle uyumlu olması gerekir.
Şüphesiz devletin vergi toplama hakkı tartışılmazdır. Kamu hizmetlerinin sürdürülebilmesi için buna ihtiyaç vardır. Ancak modern vergi anlayışı yalnızca vergi toplamakla değil, vergiyi adil, sade ve öngörülebilir şekilde uygulamakla da ilgilidir.
Belki de bu örnek bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Vergi hukukunda bazen teknik olarak doğru olan ile vatandaşın algıladığı gerçeklik aynı olmayabiliyor.
İşte bu nedenle mevzuat hazırlanırken sadece hukuki metinlere değil, hayatın olağan akışına da kulak verilmelidir.
Sonuç olarak;
Aynı simit…
Aynı fırın…
Aynı müşteri…
Aynı satış…
Fakat farklı KDV oranı…
Bazen vergi hukukunda bir simidin kaderini un, susam veya fiyatı değil; dükkânın köşesinde duran birkaç sandalye belirleyebiliyor.
Ve galiba asıl mesele de burada başlıyor.