Nerede O Vicdanlı Pazarcılar?

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Yazılarımı hiçbir zaman belirli bir kitleyi, kişiyi, grubu ya da şehri hedef alarak kaleme almam. Yanlış gördüğüm, etik bulmadığım davranışları —kendimi de bu eleştirinin içine katarak— bir nebze olsun düzeltebilmek umuduyla yazarım. Eğer hata bende ise, eleştiriyi saygıyla karşılar; gerçekten yanlış yaptığımı anlarsam özür dileyip kendimi düzeltmekten çekinmem.
Doğru kimden gelirse gelsin doğrunun yanında durmak gerekir. Öyleyse başlayalım yazımıza…
Evet, yine kronikleşen bir problemden söz edeceğiz. Hepimizin ortak derdi, hepimizi üzen, derinden yaralayan ahlaki bir mesele daha…
Helalinden, alnının teriyle kazanan, işinin hakkını veren esnaflarımızı bu eleştirilerin dışında tuttuğumu özellikle belirterek; geçmişte olduğu gibi vicdanlı esnafların sayısının yeniden çoğalmasını temenni ederek başlamak istiyorum.
Pazar Yerleri…
Hepimizin bildiği gibi pazar yerleri, halkın taze ve uygun fiyatlı sebze-meyve ihtiyacını karşılamak için kurulur. Ancak ne yazık ki bugün buralar, her türlü hilenin döndüğü, haksız kazanç kapısına dönüşmüş durumda.
Eminim siz de yaşamışsınızdır; okuyunca “sanki benim başımdan geçmiş” diyeceksiniz.
Pazara giriyorsunuz, güzelce sebze-meyve almak istiyorsunuz. Tezgâhın önünde ışıl ışıl, özenle serilmiş, adeta inci gibi dizilmiş ürünler… “Ben doldurabilir miyim?” diye soruyorsunuz. Cevap net: “Hayır.”
“Peki hepsi aynı mı?” diyorsunuz. “Olur mu öyle şey abi, abla! Bizde yanlış olmaz,” yanıtını alıyorsunuz.
Sonra birkaç kilo istiyorsunuz; pazarcı hızla arka taraftan önceden hazırladığı karışımdan dolduruyor, terazinin dengesine bakmadan tartıyor, poşeti önünüze koyuyor.
Uyananlar poşeti açıp kontrol ediyor; uyanmayanlar bizim gibi eve gidiyor. Eve vardığınızda ise gerçek ortaya çıkıyor: Parlak görünen ürünlerin arasında çürükler, ezikler, işe yaramaz olanlar…
Ben de buna benzer bir durum yaşadım. Geçen gün pazardan taze ceviz aldım. Eve getirip poşeti boşalttığımda gördüm ki cevizlerin üzeri adeta ıslaktı. “Taze ceviz” diye satılan ürün, günlerce suda bekletilmiş olmalıydı. Niçin? Muhafaza etmek için mi?
Elbette hayır. Suyu çekip daha ağır gelsin diye… Tıpkı bazı oduncuların odunu ıslatması gibi.
Asıl Ne Yandığımıza Karar Veremiyoruz…
Şimdi düşünüyorsunuz:
Verdiğiniz paraya mı yanacaksınız?
Aldatıldığınıza mı?
Bunu yapanın bir Müslüman olmasına mı?
Günde beş vakit ezan okunan, emin ve güvenli bir toplum olmaya çağrıldığımız bu topraklarda güvenin bu kadar kolay istismar edilmesine mi?
Yoksa o kişinin çocuğuna haram lokma götürmesine mi?
Liste uzar gider…
Peki Sonra Dönüp Soru Soruyoruz…
Bunu yaparak haksız kazanç elde etmiş olmuyor musunuz?
Bu yaptığınızın adı başka ne olabilir?
Aldatarak para kazanmak ne zamandan beri normalleşti?
Helalinden kazanmak daha onurlu değil mi?
Sonra dönüp ekonomik krizlerden, enflasyondan, türlü musibetlerden şikâyet ediyoruz. Neden mi başımızı kaldıramıyoruz? Cevabı aslında belli.
Biraz Tarihe Bakalım…
Japonya, 1945’te iki şehrine atom bombası atılmış bir ülkeyken bugün bizden fersah fersah önde.
Almanya, aynı yıl savaşta yenilmiş, ikiye bölünmüş; ama bugün dünyanın güçlü ekonomilerinden biri.
Biz ise 1923’te 1000 yıllık köklü bir gelenekten doğmuş bir millet olmamıza rağmen hâlâ neden gerideyiz?
Neden Avrupa’nın kanunlarını almak zorunda kalıyoruz da onlar bizden almıyor?
Neden ecdadın adaletiyle dünyaya örnek olmuş bir medeniyetin mirasçıları olduğumuzu unutuyoruz?
Neden gençlerimizin çoğu Avrupa’ya kaçma hayalleri kuruyor?
Neden kendi vatanında üretmek, geliştirmek yerine başka diyarlarda huzur arıyor?
Sorular çok… Cevapları ise aslında apaçık.