Fenerbahçe ve Türkiye: Yanlış Tercihlerin Aynası

Fenerbahçe, Mourinho ile yollarını ayırdı. Kimileri için sürpriz olabilir bu ayrılık ama aslında göz göre göre gelen bir sondan ibaret. Çünkü Mourinho tercihi, sadece futbol mantığıyla değil, genel yönetim anlayışıyla da tutarsızdı. Tıpkı Türkiye ekonomisinin yakın geçmişteki yanlış reçeteleri gibi…
Hatırlayalım: Türkiye, 2021 sonrası dönemde faizi düşürerek enflasyonla mücadele edeceğini düşündü. Sonuç: Yüksek enflasyon, döviz kuru şoku, ve ardından gelen KKM adlı pansuman çözümle bütçeye milyarlarca lira yük bindi. Merkez Bankası’nın yerine “duygu merkezli” ekonomi politikaları konuldu; bilim, veri ve rasyonalite ikinci plana atıldı.
Fenerbahçe’nin Mourinho kararı da benzer bir yönetim zafiyetinin ürünüydü. Takım bir önceki sezon İsmail Kartal yönetiminde 99 puan almış, şampiyonluğu averajla kaybetmişti. Ancak yönetim, istikrar yerine popülizme yöneldi. Avrupa’da adı olan, kariyeri dolu ama artık saha kenarında çözüm değil vitrin olan bir teknik adamı tercih etti.
Aynı Türkiye’nin kısa vadeli itibar ve büyüme uğruna uzun vadeli istikrarı riske atması gibi, Fenerbahçe de sportif rasyonaliteyi popüler bir figür uğruna elinin tersiyle itti. Mourinho tercihi, tribüne oynanan ama sahada kaybedilen bir kumardı.
Bu kumar yalnızca sahadaki sonuçlarla sınırlı kalmadı. Mourinho’ya sağlanan bütçe, İsmail Kartal’a sağlansaydı ne olurdu? 3-4 nokta transferle takım oturur muydu? Oyuncular, tanıdıkları, güvendikleri bir sistemin içinde çok daha iyi performans vermez miydi? Bu soruların cevabını artık tarih de veremeyecek; çünkü yöneticiler sağduyuya değil, şova yatırım yaptı.
Ekonomide bir ilke vardır: “Yanlış teşhis, yanlış tedaviye yol açar.” Bu kural futbolda da geçerlidir. Mourinho’nun gelişi, teşhis hatasıydı. Sorun teknik direktör değil, istikrarsız planlamaydı. Oysa Kartal döneminde sistem kurulmuştu, oyuncular uyum sağlamıştı, tek ihtiyaç doğru takviyelerdi. Ama teşhis “hoca yetersiz” konulunca, tedavi “Mourinho mucizesi” olarak yazıldı.
Peki sonuç? Ne futbol gelişti, ne takım bütünleşti, ne de taraftar tatmin oldu. İstatistikler gösteriyor: Mourinho yönetiminde Fenerbahçe, maçların yalnızca %45’inde oyuna hâkim olabildi. Gol ortalaması düştü, savunma zaafları arttı, oyun temposu azaldı. Bu tablo, sadece saha içiyle açıklanamaz. Bu, bir yönetim anlayışının sahaya yansımasıdır.
Türkiye nasıl ki ekonomik hatalardan ancak yıllar sonra dönebildiyse, Fenerbahçe de bu teknik direktör hatasının bedelini belki birkaç sezon boyunca ödeyecek. Şimdi yeniden bir arayış başlayacak. Oysa yapılması gereken şey çok daha basitti: Var olanı iyileştirmek, doğru olanı büyütmek, tutarlı olmak.
Ama bizde ne yazık ki her zaman “yeniyi getirerek” düzeltme refleksi var. Oysa bazen çözüm, sabırla ve inatla doğrunun yanında durmaktır.
Sonuç olarak:
Fenerbahçe, Mourinho ile bir “yeni model” denedi ama sistemik hataları örtbas edemedi.
Türkiye ise ekonomi modelinde benzer bir yola sapmış, ama sonunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmıştı.
İkisinin de hikâyesi bize aynı şeyi söylüyor:
Şov, sistemin yerini tutmaz. Karizma, kurumsallığın alternatifi olamaz.
Son söz olarak; Buradan Hazine ve Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek’e seslenmek istiyorum.
Dar Boğazda olan ekonomimizi, ve gitgide büyüyen cari açığımızı ülkemizde ki tüketim kalemleriyle sınırlandırmaya çalışacağınıza, bu kadar astronomik bedellerle yapılan, 3 büyüklerin harcamalarına bir göz atmanızı isterim.
Özellikle yurtdışına ihraç ettiğimiz, futbolcuları Avrupa’dan 2 katına geri aldığımız gerçeği yadsınamaz bir durum.
Kerem Aktürkoğlu örneği gibi.. 12 milyon Euro’ya sat, 25 milyon Euro’ya getir..
Yazımızı okuyan arkadaşlar muhakkak’ki Türkiye’nin Avrupa’daki prestiji diyeceklerdir.
Esas prestij kendi ekonominle kurmuş olduğun üstünlüktür, diyerek ben de cevap vermiş olayım.
İthalat-İhracat dengesi sağlanmak isteniliyorsa, futbol kulüplerimizin de bu sisteme dahil edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Unutmayalım, BAŞKA TÜRKİYE YOK!
Hoşçakalın..