AĞRI’YI YOKSULLUK DEĞİL DE, BİRBİRİMİZE DUYDUĞUMUZ HASET Mİ GERİLETİYOR?
Bir şehrin gelişememesi ve geri kalması; ekonomik, coğrafi, yönetimsel, sosyal ve psikolojik faktörlerin bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Bu durum, tek bir nedenden ziyade birbirini tetikleyen sorunların oluşturduğu bir döngünün sonucudur.
Bir şehrin geri kalmasındaki temel faktörleri sıralayalım:
Ekonomik ve Sektörel Nedenler
Yetersiz yatırım: Hem devlet yatırımlarının hem de özel sektör yatırımlarının şehre yeterince çekilememesidir.
Tek bir sektöre bağımlılık: Şehrin yalnızca tarım, hayvancılık veya tek bir sanayi koluna dayanmasıdır. Bu sektörlerden biri kriz yaşadığında —örneğin bir salgın ortaya çıktığında— şehir ekonomisinin tamamı bundan olumsuz etkilenir.
İstihdam alanlarının azlığı: Genç nüfusa ve nitelikli iş gücüne uygun iş imkânlarının oluşturulamamasıdır.
Coğrafi ve Altyapısal Faktörler
Ulaşım ve lojistik yetersizliği: Ana ticaret yollarının yön değiştirmesi, şehrin limanlara ve demiryollarına uzak olması veya havalimanındaki uçuş seferlerinin yetersizliği kalkınmayı olumsuz etkiler.
Altyapı eksikliği: Temiz su, elektrik, internet, kanalizasyon ve organize sanayi bölgeleri gibi temel altyapı hizmetlerinin yetersizliği yatırımcıları şehirden uzaklaştırır.
Beşerî ve Sosyal Faktörler: Beyin Göçü
Şehirdeki eğitimli, yetenekli ve girişimci gençlerin daha iyi iş ve yaşam şartları sunan büyük şehirlere veya yurt dışına göç etmesi, şehrin kalkınma gücünü zayıflatır.
Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği: Üniversitelerin, okulların ve hastanelerin yetersizliği yaşam kalitesini düşürür. Tedavi için farklı şehirlere sevk edilen hastaların yollarda hayatını kaybetmesi ise hem dünyevi hem de uhrevi göçü hızlandırır.
Sosyal ve kültürel kısıtlılıklar: Sosyal yaşamın, kültürel etkinliklerin ve sanatsal faaliyetlerin az olması, nitelikli nüfusu şehirde tutmayı zorlaştırır.
Yönetimsel Sebepler
Yerel yönetimlerin eksikliği: Belediyelerin, il başkanlıklarının ve mülki idarelerin şehri geleceğe taşıyacak stratejik planlar hazırlayamaması ve bütçeyi verimli kullanamaması önemli bir sorundur.
Bürokrasinin yetersizliği: İş yapma kolaylığının sağlanamaması ve kayırmacı yapıların varlığı girişimciliği baltalar.
Merkezi yönetimin ihmali: Ülke genelindeki kalkınma planlarında bir şehrin veya bölgenin arka planda bırakılması, gelişmenin önündeki temel engellerden biridir.
Bunlar, teorik anlamda gelişmemiş birçok ilde tanık olduğumuz sorunlardır. Ancak bunların dışında, yaşadığımız şehrin çok daha önemli ve kendine özgü bir problemi vardır: Haset ve kıskançlık.
HASET VE KISKANÇLIK
Bir şehrin kalkınamamasında ekonomik yetersizlikler kadar toplumsal dinamikler ve psikolojik engeller de büyük rol oynar. Bu engellerin en sinsi ve yıkıcı olanı ise kıskançlık ve hasettir.
Bir toplumdaki bireyler birbirlerinin başarısından rahatsızlık duymaya ve başarılı insanları engellemeye başladığında, o şehirde ortak bir ilerlemeden söz etmek imkânsız hâle gelir.
Kıskançlık ve haset, bir şehrin gelişimini doğrudan etkiler; ortaklık kültürünü yok eder ve dayanışmayı baltalar. Çünkü büyük yatırımlar ve kalkınma hamleleri güç birliği gerektirir. Haset duygusunun yaygın olduğu yerlerde kimse bir başkasıyla ortak iş yapmak istemez.
“Ben kazanamıyorsam o da kazanmasın.” ya da “Benim bir gözüm kör olsun, onun iki gözü…” anlayışı, büyük projelerin daha doğmadan ölmesine neden olur.
Başarıyı Cezalandırmak: Yengeç Sepeti Sendromu
Bir şehirde öne çıkan, yenilikçi fikirler üreten veya yatırım yapmak isteyen girişimciler teşvik edilmek yerine hasetle aşağı çekilmeye çalışılır. Tıpkı sepetten çıkmaya çalışan bir yengecin diğer yengeçler tarafından aşağıya çekilmesi gibi, başarılı insanlar da kendi hemşehrileri ve yakın çevreleri tarafından yalnızlaştırılır.
Enerjisini ve sermayesini üretime değil dedikoduya ve birbirine köstek olmaya harcayan bir iklimde, yetişmiş insan gücü ve vizyon sahibi girişimciler durmak istemez. Daha huzurlu ve destekleyici şehirlere göç ederler. Bu durum, şehrin entelektüel ve ekonomik bakımdan çölleşmesine yol açar.
Liyakati ve Güveni Zedeler
Haset, toplumsal güveni yok eder. Güvenin olmadığı yerde bürokrasi, ticaret ve sosyal hayat tıkanır. Liyakat sahibinin değil, liyakatsizin zemin kazandığı bir ortam oluşur.
Binalar, yollar ve fabrikalar bir şehri fiziksel olarak büyütebilir. Ancak bir şehri gerçek anlamda geliştiren şey; toplumsal dayanışma, ortak hareket etme kültürü ve birbirinin başarısından gurur duyabilme olgunluğudur.
Bir şehrin zincirlerini kırarak ileriye gidebilmesi için öncelikle haset virüsünden kurtulması ve “ben” yerine “biz” diyebilen bir anlayışı benimsemesi gerekir.
Özetle; hasedin hâkim olduğu toplumlar ekonomik canlılığını kaybeder. Kendi nitelikli insanına sahip çıkmayıp yabancı hayranlığına kapılan, dış dünyayla güçlü bağlar kuramayan şehirler zamanla cazibesini yitirir ve geri kalmaya mahkûm olur.
Ne diyordu şair?
“Kendi aslanına sahip çıkmayan, elin çakalına yem olur.”